Bazen düşünüyorum da... Keşke her şehrin bir köşesinde "İkinci Şans Dükkânı" diye bir yer olsaydı.
Vitrininde elbiseler, ayakkabılar ya da eski eşyalar değil; yarım kalmış dostluklar, söylenememiş özürler, ertelenmiş ziyaretler ve kırılmış kalpler sergilenseydi.
Kapısından içeri giren herkes, geçmişinden bir parçayı tamir ettirebilseydi.
Bir baba yıllardır aramadığı oğluna yeniden "Nasılsın?" diyebilse... Bir evlat, "Keşke daha çok vaktim olsaydı." demeden önce annesine sarılabilse... İki eski dost, kimin haklı olduğunu değil, neden birbirlerini kaybettiklerini konuşabilse...
Ne yazık ki hayatın böyle bir dükkânı yok.
Hayat, çoğu zaman ilk fırsatı cömertçe verir; ikinciyi ise garanti etmez. Biz ise en değerli şeyleri hep sonra yapacakmışız gibi erteleriz. Telefonu yarın açarız, ziyareti haftaya bırakırız, gönül almayı uygun bir zamana saklarız. O uygun zaman bazen hiç gelmez.
İşin garibi, kırılan bir telefonu tamir ettirmek için servise koşan insan, kırdığı bir gönlü onarmak için aynı gayreti göstermiyor. Çizilen bir arabaya üzülüyoruz ama incittiğimiz bir insanın sessizliğini çoğu zaman fark etmiyoruz. Eşyalar için gösterdiğimiz özeni, ilişkilerimizden esirgiyoruz.
Belki de ikinci şans, dışarıda aradığımız bir dükkân değildir. Belki her sabah gözümüzü açtığımız gün, bize verilmiş yeni bir fırsattır. Bir mesaj atmak, bir kapıyı çalmak, bir "Özür dilerim" ya da "İyi ki varsın." diyebilmek...
Çünkü hayatın en acı gerçeği, bazı kapılar kapandıktan sonra anahtarını bulmaktır.
Bu yüzden bugün, henüz vakit varken; affedebiliyorsak affedelim, özleyebiliyorsak arayalım, seviyorsak söyleyelim.
Kim bilir...
Belki de gerçek İkinci Şans Dükkânı, yarına bırakmadığımız bugündür.
