Bugün sosyal medyaya, filmlere, dizilere ve dergilere baktığımızda sürekli aynı şeyi görüyoruz: Zenginlik, lüks hayat, güzel evler, pahalı arabalar, gösterişli ilişkiler… Ama çoğu zaman bu hayatların nasıl kazanıldığı pek anlatılmıyor.
Özellikle gençlere, çalışmadan, sabretmeden, emek vermeden de zengin olunabileceği fikri pompalanıyor. Sanki önemli olan ne ürettiğin değil, ne kadar dikkat çektiğin. Ne kadar sınırları zorladığın, ne kadar cesur göründüğün, ne kadar çok tükettiğin…
Çıplaklık, gösteriş, sınırsızlık ve her şeyi normalleştiren bir yaşam tarzı, bazı yapımlarda başarıya giden yolun bir parçası gibi sunulabiliyor. Zengin ve güçlü insanların hayatları sürekli cazip gösterilirken, o hayatlara ulaşmak için verilen gerçek emek, yıllar süren mücadele ve bedeller çoğu zaman görünmüyor.
Sonra genç bir insan kendi hayatına bakıyor. Çalışıyor ama istediği hayatı hemen elde edemiyor. Ve ekranda gördüğü o yapay dünyayla kendi hayatını karşılaştırıyor.
İşte bence asıl tehlike burada.
Çünkü bu sadece eğlence değil. Büyük bir sektör bize nasıl yaşamamız, neyi istememiz ve neye özenmemiz gerektiğini sürekli tekrar ediyor. Kolay para, lüks hayat, şöhret ve sınırsız özgürlük cazip hale getirilirken; emek, sabır, dürüstlük ve mücadele eski moda şeylermiş gibi gösterilebiliyor.
Elbette herkes film izledi diye ahlaksızlaşmaz ya da çalışmayı bırakmaz. Ama sürekli aynı mesajlarla karşılaşmak, özellikle gençlerin değerlerini ve beklentilerini etkileyebilir.
Belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bize gerçekten bir hayat mı gösteriliyor, yoksa satın almamız ve peşinden koşmamız gereken bir hayat mı pazarlanıyor?
Çünkü gerçek zenginlik, ekranda birkaç saat içinde kurulmaz. Gerçek hayat; emek, sabır, mücadele ve zaman ister.
Belki de popüler kültürün en tehlikeli tarafı tam burada: Bize yalnızca neyin güzel olduğunu değil, nasıl yaşamamız gerektiğini de fark ettirmeden öğretebilmesi.
