Bir toplum bir anda bozulmuyor. Önce bazı şeyler değişiyor, sonra o değişen şeylere alışıyoruz. En sonunda da yanlış olan, hayatın sıradan bir parçası gibi görünmeye başlıyor.
Bugün yaşadığımız toplumsal çürümenin bir tarafında da teknoloji ve sosyal medya var.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı ama ilişkilerimizi de değiştirdi. Eskiden insanın özel hayatı gerçekten özeldi. Her yaşadığını anlatmaz, her mutluluğunu sergilemez, her tartışmasını ortaya dökmezdi. Şimdi ise mahremiyet neredeyse bir eksiklik gibi görülüyor.
Ne yediğimizi, nereye gittiğimizi, kimle olduğumuzu, ne aldığımızı, hatta kimin bize ne söylediğini bile paylaşır olduk. Yaşamakla göstermek arasındaki çizgi giderek silindi.
Bunun adı sadece “sosyal medya alışkanlığı” değil. Bir teşhir kültürü oluşuyor.
İnsan, değerini bazen sahip olduklarıyla, bazen kaç kişinin onu takip ettiğine, kaç kişinin beğendiğine bakarak ölçmeye başlıyor. Başkasının hayatına bakıp kendi hayatını yetersiz buluyor. Mutluluk bile gösterilmesi gereken bir başarıya dönüşüyor.
Ama asıl kayıp başka yerde.
Akrabalık bağlarımız zayıflıyor. Arkadaşlıklarımız yüzeyselleşiyor. Aynı aile içinde insanlar birbirinin yüzüne bakmadan saatler geçirebiliyor. Bir akrabamızın hayatından sosyal medya sayesinde haberdar oluyor ama kapısını çalmıyoruz.
Eskiden birinin derdi olduğunda yanına gidilirdi. Şimdi bir mesaj gönderiliyor: “Geçmiş olsun, bir şeye ihtiyacın olursa buradayım.”
Oysa insan bazen bir mesaja değil, yanında oturan birine ihtiyaç duyuyor.
Toplumsal çürüme biraz da burada başlıyor. İnsanların birbirine karşı sorumluluk duygusu azaldığında, dayanışmanın yerini seyretmek aldığında, başkasının acısı sadece ekranda gördüğümüz bir görüntüye dönüştüğünde…
Herkes birbirinin hayatını görüyor ama kimse birbirinin yükünü taşımıyor.
Daha çok iletişim kuruyoruz ama daha az bağ kuruyoruz. Daha çok insan tanıyoruz ama daha az insana güveniyoruz. Her şeyi paylaşıyoruz ama giderek daha yalnızlaşıyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri bu:
Hiç bu kadar görünür olmamıştık, ama hiç bu kadar birbirimizden uzak da olmamıştık.
Toplumları ayakta tutan şey teknoloji değil; güven, vicdan, dayanışma, vefa ve gerçek insan ilişkileridir.
Bunlar kaybolduğunda elimizde çok gelişmiş telefonlar, hızlı internet ve binlerce “arkadaş” kalabilir.
Ama insan, bütün bunların ortasında yine de yapayalnız kalabilir.
Ve belki toplumsal çürümenin en sessiz, en acı tarafı da budur:
Herkes birbirinin hayatını izlerken, kimsenin birbirinin hayatına gerçekten dokunmaması gerçek bir çürümedir.
