İnsan doğası gereği üretmek, bir işe yaramak ve kendini gerçekleştirmek ister. Bir şeyin ucundan tutmak, bir sorunu çözmek, ortaya bir eser koymak… Bütün bunlar insana yalnızca para kazandırmaz; kendisini değerli hissetmesini de sağlar. Fakat günümüz dünyasında çalışmak, giderek yaşamın bir parçası olmaktan çıkıp yaşamın kendisine dönüşüyor.
Sabah uyanıyoruz, işe yetişiyoruz, para kazanıyoruz, faturaları ödüyoruz ve ertesi gün aynı döngüye yeniden başlıyoruz. Bir süre sonra kendimize şu soruyu sormayı unutuyoruz: Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca hayatımı sürdürebilmek için mi çalışıyorum?
İşin ilginç yanı, insan çalışmadığında da huzursuz olabiliyor. Emekli olduğunda, işsiz kaldığında ya da uzun süre bir işle meşgul olmadığında kendisini gereksiz hissetmeye başlayabiliyor. Çünkü toplum, insanın değerini çoğu zaman yaptığı işle ölçüyor. “Ne iş yapıyorsun?” sorusu, bazen “Nasıl bir insansın?” sorusundan daha önemli hâle geliyor. Sanki bir mesleğimiz, unvanımız veya gelirimiz yoksa kendimizi anlatacak bir kimliğimiz de kalmıyor.
Oysa insanın değeri, yalnızca ürettiği şeylerle ölçülebilir mi?
Bir insan yıllarca çalışmış, ailesini geçindirmiş, sorumluluklarını yerine getirmiş olabilir. Peki, bütün bunların sonunda kendisine ayıracak zamanı, yaşayacak hevesi ve kuracak hayali kalmamışsa ne kazanmıştır? Belki de modern hayatın en büyük çelişkisi burada yatıyor: Daha iyi yaşamak için çalışıyoruz ama bazen çalışmaktan geriye yaşayacak gücümüz kalmıyor.
Elbette çalışmak yalnızca bir zorunluluk değildir. İnsanın doğasında çaba göstermek, öğrenmek ve bir şeyleri değiştirmek de vardır. Bir bahçıvanın yetiştirdiği çiçeğe bakarken duyduğu mutlulukla bir ustanın yaptığı işin sonucunu görürken hissettiği gurur birbirine benzer. Çünkü insan, emeğinin bir karşılığı olduğunu görmek ister. Bu karşılık her zaman para değildir; bazen takdir edilmek, bazen bağımsız olmak, bazen de sabah yataktan kalkmak için bir sebep bulmaktır.
Ancak emeğin anlamı ile geçim mücadelesi birbirine karıştığında işler değişir. İnsan sevdiği işi bile yapmak zorunda olduğu için sevmemeye başlayabilir. İşini kaybetmekten korkar, yaşlandığında iş bulamamaktan endişe eder, gençken kurduğu hayalleri geçim derdine erteler. Bir zamanlar kendisini geliştirmek için çalışan insan, gün gelir yalnızca ayakta kalabilmek için çalışır.
İşte o noktada çalışma, insanı geliştiren bir uğraş olmaktan çıkarak onu tüketen bir döngüye dönüşebilir.
Belki de insan doğasını anlamak için yalnızca neden çalıştığımıza değil, çalışamadığımızda neden kendimizi eksik hissettiğimize de bakmalıyız. Çünkü bazen bizi yoran işin kendisi değil, işimiz olmadığında değersiz sayılacağımıza dair taşıdığımız korkudur.
Oysa hayat, öz geçmişimize sığmayacak kadar uzun; insan da mesleki unvanına sığmayacak kadar derindir. Bir insanın dostluğu, merhameti, bilgeliği, bir çocuğa öğrettiği şey, bir yakınının hayatına kattığı huzur da en az mesleği kadar değerlidir.
Belki de çözüm çalışmayı hayatımızdan çıkarmakta değil, hayatımızı çalışmanın içinden geri almaktadır. Emeğimizle geçinmek, üreterek var olmak, sorumluluklarımızı yerine getirmek… Evet, bunların hepsi hayatın önemli parçalarıdır. Fakat gülmeye, dinlenmeye, sevmeye, düşünmeye ve hiçbir işe yaramak zorunda olmadan yalnızca kendimiz olmaya da ihtiyacımız var.
Çünkü insan yalnızca çalışan bir varlık değildir; hisseden, özleyen, yorulan ve anlam arayan bir varlıktır.
Belki de asıl mesele, çalışıp çalışmamak değil; çalışırken kendimizi kaybetmemektir.
Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda, hayatımızı yalnızca ne kadar çalıştığımızla değil, bütün o yılların içinde ne kadar yaşayabildiğimizle hatırlayacağız.
