Bir çocuğun başka bir çocuğu dövmesi, aşağılaması, tehdit etmesi ve bütün bunları cep telefonuyla kaydederek sosyal medyada dolaşıma sokması artık basit bir “çocuk kavgası” değildir.
Bunun adını doğru koymak zorundayız:
Bu, çocuklarımızın arasında büyüyen ciddi bir şiddet ve akran zorbalığı problemidir.
Uyuşturucu gençlerimizin bedenini ve geleceğini nasıl tehdit ediyorsa, sistematik akran zorbalığı da çocukların ruhunda, eğitim hayatında ve insan ilişkilerinde ağır yaralar bırakabilir.
Elbette uyuşturucu bağımlılığı ile akran zorbalığı birbirinden farklı sorunlardır. Ancak toplum olarak birine karşı alarma geçerken diğerini “Çocuktur, olur böyle şeyler” diyerek küçümseyemeyiz.
Çünkü artık çocuklar yalnızca birbirlerine şiddet uygulamıyor.
Şiddeti kaydediyorlar.
Paylaşıyorlar.
İzliyorlar.
Bazen alkışlıyorlar.
Bir insanın aşağılanması, bazı sosyal medya gruplarında adeta eğlence malzemesine dönüştürülüyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Bir çocuğun başka bir çocuğun acısından eğlence çıkarabildiği noktada sadece o çocukları değil, onlara nasıl bir dünya bıraktığımızı da sorgulamamız gerekir.
BU MESELE SADECE AİLELERİN VE OKULLARIN ÜZERİNE BIRAKILAMAZ
Artık birkaç seminer düzenleyip “Akran zorbalığına karşı farkındalık oluşturduk” demenin ötesine geçilmelidir.
Milli Eğitim Bakanlığına, ailelere, okul yönetimlerine ve rehberlik servislerine elbette önemli görevler düşüyor.
Ancak mesele yalnızca eğitim kurumlarının omuzlarına bırakılamayacak kadar büyüktür.
Sivil toplum kuruluşları nerede?
Çocuklar ve gençlerle çalışan dernekler, vakıflar ve diğer kuruluşlar nerede?
Yerel yönetimler bu konuda ne yapıyor?
Siyasi partilerin gençlik ve eğitim politikalarında akran zorbalığıyla mücadele ne kadar yer tutuyor?
Bu soruları artık yüksek sesle sormamız gerekiyor.
Çünkü çocuklarımızın güvenliği yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanacak bir başlık değildir.
Siyasi partiler, görüşleri ne olursa olsun, çocukların ve gençlerin karşı karşıya kaldığı akran zorbalığı ve siber zorbalık konusunda somut politikalar geliştirmelidir.
Mecliste konunun farklı boyutları ele alınmalı; uzmanların, eğitimcilerin, psikologların, hukukçuların, ailelerin ve gençlerin görüşleri dinlenmelidir.
Sivil toplum kuruluşları okullarla ve ailelerle iş birliği yapmalı; çocukların zorbalığa uğradığında nereye başvuracağını bilmesini sağlayacak çalışmalar yürütmelidir.
Belediyeler gençlere yönelik sosyal ve eğitim faaliyetlerinde akran zorbalığı, şiddet, dijital zorbalık ve öfke kontrolü gibi konulara daha fazla yer vermelidir.
Medya kuruluşları ise yalnızca korkunç bir görüntü ortaya çıktığında birkaç gün haber yapıp sonra konuyu unutmamalıdır.
Bu mesele bir günlük haber değil, toplumsal mücadele konusu olmalıdır.
ŞİDDETİ ÇEKEN DE, PAYLAŞAN DA SORGULANMALI
Bir başka ciddi problemimiz daha var.
Bir çocuk dövülürken çevresindekiler neden yardım etmek yerine telefonlarını çıkarıyor?
Bir insanın başı sehpaya vurulurken, tokatlanırken veya aşağılanırken bunu kaydetmek hangi noktada normalleşti?
Çocuklarımıza yalnızca “Şiddet uygulama” demek artık yetmiyor.
“Şiddeti alkışlama.”
“Şiddeti kaydetme.”
“Şiddeti paylaşma.”
“Arkadaşın zorbalığa uğruyorsa sessiz kalma.”
Bunları da öğretmek zorundayız.
“BENİM ÇOCUĞUM YAPMAZ” DEMEYİN
Ailelere de açık konuşmak gerekiyor.
Kendi çocuğumuz mağdur olduğunda dünyayı ayağa kaldırıp, zorbalığı yapan kendi çocuğumuz olduğunda “Benim çocuğum öyle şey yapmaz” diyemeyiz.
Çocuğumuzun sadece notlarını takip etmek ebeveynlik değildir.
Arkadaşlarına nasıl davrandığını da bilmek zorundayız.
Evde öfkeyi, hakareti ve şiddeti normalleştirip dışarıda çocuğumuzdan merhamet bekleyemeyiz.
Çocuklar çoğu zaman kendilerine anlatılanlardan çok gördüklerini öğrenir.
BİR ÇOCUĞU KAYBETMEDEN HAREKETE GEÇELİM
Akran zorbalığının konuşulması için illa korkunç bir olay mı yaşanması gerekiyor?
Bir çocuk ağır şekilde yaralandığında mı harekete geçeceğiz?
Bir genç psikolojik olarak çöktüğünde mı meseleyi ciddiye alacağız?
Her olayın ardından birkaç gün sosyal medyada tepki gösterip ardından başka bir gündeme geçmek çözüm değildir.
Devlet, aile, okul, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, medya ve siyasi partiler bu konuda ortak bir toplumsal mücadele ortaya koymalıdır.
Okullarda yalnızca olay gerçekleştikten sonra devreye giren değil, zorbalığı ortaya çıkmadan önlemeye çalışan mekanizmalar güçlendirilmelidir.
Çocukların güvenle başvurabileceği kanallar anlatılmalı, ailelere eğitim verilmeli, öğretmenlerin farkındalığı artırılmalı ve siber zorbalık özellikle ele alınmalıdır.
Zorbalık yapan çocuk da yalnızca damgalanıp bir kenara atılmamalı; davranışının nedenleri araştırılmalı ve gerektiğinde profesyonel destek mekanizmaları devreye sokulmalıdır.
Çünkü amaç intikam almak değil, şiddet döngüsünü kırmaktır.
Ve artık şu gerçeği kabul etmeliyiz:
Akran zorbalığı çocukların kendi aralarında çözeceği küçük bir mesele değildir.
Bu, geleceğimizle ilgili bir meseledir.
Uyuşturucuya karşı nasıl mücadele çağrıları yapıyorsak, çocuklarımızı birbirlerinin şiddetinden ve dijital zorbalıktan korumak için de aynı kararlılıkla toplumsal mücadele yürütmeliyiz.
STK'lar proje üretmeli.
Üniversiteler araştırmalı.
Belediyeler sahaya inmeli.
Medya takip etmeli.
Siyasi partiler politika geliştirmeli.
Devlet kurumları koordinasyon sağlamalı.
Aileler çocuklarını dinlemeli.
Ve biz yetişkinler artık “Çocuktur, geçer” demeyi bırakmalıyız.
Çünkü bazen bizim birkaç dakikada unuttuğumuz bir zorbalığı, o çocuk ömür boyu unutamıyor.
Çocuklarımızın birbirine yumruk atan, birbirini aşağılayan ve arkadaşının acısını telefon kamerasından izleyen bir nesle dönüşmesine seyirci kalamayız.
Bugün susarsak yarın çok daha ağır bedellerle karşılaşabiliriz.
Akran zorbalığına karşı mücadele ertelenemez.
Çünkü söz konusu olan çocuklarımızsa, “sonra bakarız” deme hakkımız yoktur.
