Bir zamanlar bu topraklarda insanlar kapısını kilitlemeden uyurdu. Komşunun ocağındaki duman tüterse içi rahat eder, günler "Günaydın" ile başlar, "Allah'a emanet ol." sözüyle sona ererdi. Sevgi vardı, saygı vardı, en önemlisi de insan vardı.
Şimdi ise aynı gökyüzünün altında bambaşka bir dünyanın yolcularıyız.
Yüzler gülmüyor... Gözler konuşmuyor... Kalpler birbirine dokunmuyor...
Öfke, sabrın önüne geçti. Gürültü, nezaketin sesini bastırdı. İnsanlar artık dinlemek için değil, cevap vermek için bekliyor. Anlamak yerine yargılıyor, affetmek yerine cezalandırıyor.
Her gün yeni bir acının haberi düşüyor ekranlara.
Bir tartışma... Bir korna sesi... Bir yanlış bakış... Bir sosyal medya paylaşımı...
Ve ardından siren sesleri...
Bir anne evladını toprağa veriyor. Bir çocuk babasız büyüyor. Bir aile bir öfke nöbetinin içinde ömür boyu dinmeyecek bir acıya mahkûm oluyor.
İnsan hayatı bu kadar ucuz olabilir mi?
Biz ne zaman bu kadar tahammülsüz olduk?
Ne zaman kalbimizin kapılarını kilitleyip vicdanımızın anahtarını kaybettik?
Belki de asıl yoksulluğumuz cebimizde değil, yüreğimizdedir.
Çünkü sevginin eksildiği yerde servetin, saygının tükendiği yerde makamın, vicdanın sustuğu yerde gücün hiçbir anlamı kalmaz.
Bugün çocuklarımız bizden sadece konuşmalarımızı değil, öfkemizi de miras alıyor. Biz bağırdıkça onlar sessizleşiyor. Biz kırdıkça onlar sevgiyi unutuyor. Oysa bir toplumun geleceği, çocuklarının kalbine ektiği değerler kadar güçlüdür.
Unutmayalım...
Medeniyet, yükselen gökdelenlerle değil; birbirine "Kolay gelsin." diyen insanların varlığıyla ölçülür.
Zenginlik, banka hesaplarında değil; selamın karşılık bulduğu sokaklarda yaşar.
Güç, korkutabilmekte değil; affedebilmekte saklıdır.
Belki de artık kendimize dönüp aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bozulan sadece ekonomi değildir...
Yorulan sadece bedenler değildir...
Sessizce tükenen, insanlığımızdır.
Eğer yeniden birbirimizin derdiyle dertlenmeyi, bir çocuğun gözyaşını kendi evladımızın gözyaşı gibi görebilmeyi, bir yabancının acısını yüreğimizde hissedebilmeyi başarabilirsek; işte o gün yeniden umut filizlenecektir.
Bu ülkenin daha fazla öfkeye değil...
Daha fazla silaha değil...
Daha fazla kavgaya hiç değil...
Birbirini anlayan insanlara ihtiyacı var.
Çünkü insanı yaşat ki devlet yaşasın sözü, yalnızca bir nasihat değil; ayakta kalabilmemizin en güçlü reçetesidir.
Ve son bir soru...
Yarın çocuklarımız bize dönüp, "Siz bize nasıl bir toplum bıraktınız?" diye sorduğunda, verecek bir cevabımız olacak mı?
İşte bütün mesele budur.
