Ayşegül SEÇİLMİŞ
Köşe Yazarı
Ayşegül SEÇİLMİŞ
 

AKBABALARIN AHLAK DERSİ

AKBABALARIN AHLAK DERSİ Bir toplumda ahlak, güçsüzden beklenen bir terbiyeye dönüşüp güçlüye hesap sormayı bıraktığında, insanların yalnızca hakkı değil, birbirine güveni de elinden alınır. La Fontaine bugün yaşasaydı, akbabayı hangi kürsüye çıkarırdı? Hangi sözleri söyletir, hangi alkışların arasında sustururdu? Belki de uzun bir hikâyeye ihtiyaç duymazdı. Yaralı bir canlının başında bekleyen akbabaya bir kez “merhamet” dedirtmesi yeterdi. Elbette doğadaki akbabanın ahlakla bir meselesi yok. O, tabiatın içinde görevini yerine getiriyor. Bizim meselemiz, insanın başkasının kaybını kendi kazancına çevirirken vicdanlı görünme çabasıyla. Çünkü bugün ahlak üzerine konuşmak kolay; ahlakın bedelini üstlenmek zor. Dürüstlükten söz ederken kendi yakınımızın yaptığı haksızlığa itiraz edebiliyor muyuz? Adaleti savunurken bize yarayan ayrıcalıktan vazgeçebiliyor muyuz? Emeğin değerini anlatırken yanımızda çalışan insanın hakkını zamanında teslim ediyor muyuz? Cevabı kürsüdeki sözlerimiz değil, gündelik davranışlarımız veriyor. Bir çalışanın hakkı geciktirilirken kendisinden sabır bekleniyor. Haksızlığa uğrayan insan sesini yükselttiğinde önce nasıl konuştuğu tartışılıyor. Borcunu isteyen kaba, itiraz eden geçimsiz, susmayan huzursuz ilan edilebiliyor. Hakkı teslim etmesi gereken ise saygınlığını koruyarak hayatına devam ediyor. Böylece ahlak, herkes için geçerli bir ölçü olmaktan uzaklaşıyor. Güçsüze nasıl davranması gerektiğini öğreten, güçlüye ise davranışını açıklama imkânı veren bir dile dönüşüyor. Üstelik bu durum yalnızca büyük makamların, kalabalık toplantıların meselesi değil. Evimizin içinde, işyerinde, arkadaş masasında da karşımıza çıkıyor. Bir başkasının yaptığına ağır sözlerle karşı çıkarken sevdiğimiz biri aynı şeyi yaptığında gerekçe buluyoruz. Kendi çevremizin kusuruna anlayış, yabancının kusuruna hüküm yetiştiriyoruz. Sonra da toplumun neden bu kadar güvensiz olduğunu soruyoruz. İnsan yalnızca uğradığı haksızlıktan yorulmuyor. O haksızlığın çevresindekiler tarafından normal karşılanmasından da yoruluyor. Herkesin bildiği bir gerçeği kimsenin söylememesi, bazen yaşanan olaydan daha fazla incitiyor. Çünkü sessizlik uzadıkça insan, kendi aklından ve hakkından şüphe etmeye başlıyor. Yardımlaşmada da benzer bir sınav var. Birinin ihtiyacını gidermek kıymetlidir. Fakat yardım ettiğimiz kişinin mahremiyetini, onurunu ve söz hakkını ne kadar gözetiyoruz? Bir çocuğun yüzünü paylaşmadan da okul çantasını alabiliriz. Bir ailenin yoksulluğunu herkese göstermeden de sofrasına katkı sunabiliriz. Yardımı anlatmanın şeffaflık sağladığı, başkalarını dayanışmaya çağırdığı durumlar elbette vardır. Ama anlatının merkezine sürekli yardım edenin adı yerleşiyor, yardım alanın mahcubiyeti görünmez oluyorsa durup düşünmek gerekir. Bir insanın zor günleri, başka birinin itibarını büyütmenin malzemesi hâline gelmemelidir. Ahlak biraz da karşımızdakinin bize borçlu hissetmesine ihtiyaç duymadan iyilik yapabilmektir. Yine de bütün insanları aynı karanlığın içine koyamayız. Kimse görmeden yardım edenler, çıkarına ters düşse de doğruyu söyleyenler, dostunun yanlışına göz yummayanlar var. Bir komşunun kapısını çalan, bir iş arkadaşının hakkını savunan, kendisine emanet edilen paraya ve güvene sahip çıkan insanlar var. Toplumu ayakta tutan, çoğu zaman onların gösterişsiz emeği. Ancak bu emeğin değerini bilmek için ahlakı güzel cümlelerin içinden çıkarıp somut davranışlarda aramamız gerekiyor. Kimin ne söylediğine kulak verdiğimiz kadar, kimin hakkını teslim ettiğine de bakmalıyız. Hatasını kabul ediyor mu? Gücü yetmediği insana gösterdiği saygıyı, gücü yetene de gösteriyor mu? Kendi kazancı söz konusu olduğunda savunduğu ilkeler hâlâ yerinde duruyor mu? La Fontaine’in hayvanları bize insanı anlatırdı. Bugünün akbabası da belki en çok şu çelişkiyi anlatıyor: Başkasının düşmesini beklerken, ayağa kalkmanın erdemi üzerine konuşmak. Bir gün hepimiz zor durumda kalabiliriz. O gün yanımızda bizi dinleyen, hakkımızı gözeten, elimizden tutan birini isteriz. Başımızda bekleyip acımızdan kendine pay çıkaran birini değil. Öyleyse ahlakı konuşmaya tam buradan başlayalım: Başkasının zor gününde nasıl bir insan oluyoruz? @Ayşegül Seçilmiş
Ekleme Tarihi: 09 Ekim 2026 -Cuma
Ayşegül SEÇİLMİŞ

AKBABALARIN AHLAK DERSİ

AKBABALARIN AHLAK DERSİ Bir toplumda ahlak, güçsüzden beklenen bir terbiyeye dönüşüp güçlüye hesap sormayı bıraktığında, insanların yalnızca hakkı değil, birbirine güveni de elinden alınır. La Fontaine bugün yaşasaydı, akbabayı hangi kürsüye çıkarırdı? Hangi sözleri söyletir, hangi alkışların arasında sustururdu? Belki de uzun bir hikâyeye ihtiyaç duymazdı. Yaralı bir canlının başında bekleyen akbabaya bir kez “merhamet” dedirtmesi yeterdi. Elbette doğadaki akbabanın ahlakla bir meselesi yok. O, tabiatın içinde görevini yerine getiriyor. Bizim meselemiz, insanın başkasının kaybını kendi kazancına çevirirken vicdanlı görünme çabasıyla. Çünkü bugün ahlak üzerine konuşmak kolay; ahlakın bedelini üstlenmek zor. Dürüstlükten söz ederken kendi yakınımızın yaptığı haksızlığa itiraz edebiliyor muyuz? Adaleti savunurken bize yarayan ayrıcalıktan vazgeçebiliyor muyuz? Emeğin değerini anlatırken yanımızda çalışan insanın hakkını zamanında teslim ediyor muyuz? Cevabı kürsüdeki sözlerimiz değil, gündelik davranışlarımız veriyor. Bir çalışanın hakkı geciktirilirken kendisinden sabır bekleniyor. Haksızlığa uğrayan insan sesini yükselttiğinde önce nasıl konuştuğu tartışılıyor. Borcunu isteyen kaba, itiraz eden geçimsiz, susmayan huzursuz ilan edilebiliyor. Hakkı teslim etmesi gereken ise saygınlığını koruyarak hayatına devam ediyor. Böylece ahlak, herkes için geçerli bir ölçü olmaktan uzaklaşıyor. Güçsüze nasıl davranması gerektiğini öğreten, güçlüye ise davranışını açıklama imkânı veren bir dile dönüşüyor. Üstelik bu durum yalnızca büyük makamların, kalabalık toplantıların meselesi değil. Evimizin içinde, işyerinde, arkadaş masasında da karşımıza çıkıyor. Bir başkasının yaptığına ağır sözlerle karşı çıkarken sevdiğimiz biri aynı şeyi yaptığında gerekçe buluyoruz. Kendi çevremizin kusuruna anlayış, yabancının kusuruna hüküm yetiştiriyoruz. Sonra da toplumun neden bu kadar güvensiz olduğunu soruyoruz. İnsan yalnızca uğradığı haksızlıktan yorulmuyor. O haksızlığın çevresindekiler tarafından normal karşılanmasından da yoruluyor. Herkesin bildiği bir gerçeği kimsenin söylememesi, bazen yaşanan olaydan daha fazla incitiyor. Çünkü sessizlik uzadıkça insan, kendi aklından ve hakkından şüphe etmeye başlıyor. Yardımlaşmada da benzer bir sınav var. Birinin ihtiyacını gidermek kıymetlidir. Fakat yardım ettiğimiz kişinin mahremiyetini, onurunu ve söz hakkını ne kadar gözetiyoruz? Bir çocuğun yüzünü paylaşmadan da okul çantasını alabiliriz. Bir ailenin yoksulluğunu herkese göstermeden de sofrasına katkı sunabiliriz. Yardımı anlatmanın şeffaflık sağladığı, başkalarını dayanışmaya çağırdığı durumlar elbette vardır. Ama anlatının merkezine sürekli yardım edenin adı yerleşiyor, yardım alanın mahcubiyeti görünmez oluyorsa durup düşünmek gerekir. Bir insanın zor günleri, başka birinin itibarını büyütmenin malzemesi hâline gelmemelidir. Ahlak biraz da karşımızdakinin bize borçlu hissetmesine ihtiyaç duymadan iyilik yapabilmektir. Yine de bütün insanları aynı karanlığın içine koyamayız. Kimse görmeden yardım edenler, çıkarına ters düşse de doğruyu söyleyenler, dostunun yanlışına göz yummayanlar var. Bir komşunun kapısını çalan, bir iş arkadaşının hakkını savunan, kendisine emanet edilen paraya ve güvene sahip çıkan insanlar var. Toplumu ayakta tutan, çoğu zaman onların gösterişsiz emeği. Ancak bu emeğin değerini bilmek için ahlakı güzel cümlelerin içinden çıkarıp somut davranışlarda aramamız gerekiyor. Kimin ne söylediğine kulak verdiğimiz kadar, kimin hakkını teslim ettiğine de bakmalıyız. Hatasını kabul ediyor mu? Gücü yetmediği insana gösterdiği saygıyı, gücü yetene de gösteriyor mu? Kendi kazancı söz konusu olduğunda savunduğu ilkeler hâlâ yerinde duruyor mu? La Fontaine’in hayvanları bize insanı anlatırdı. Bugünün akbabası da belki en çok şu çelişkiyi anlatıyor: Başkasının düşmesini beklerken, ayağa kalkmanın erdemi üzerine konuşmak. Bir gün hepimiz zor durumda kalabiliriz. O gün yanımızda bizi dinleyen, hakkımızı gözeten, elimizden tutan birini isteriz. Başımızda bekleyip acımızdan kendine pay çıkaran birini değil. Öyleyse ahlakı konuşmaya tam buradan başlayalım: Başkasının zor gününde nasıl bir insan oluyoruz? @Ayşegül Seçilmiş
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve lidergundem.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.