ALEYNA ASLAN
Köşe Yazarı
ALEYNA ASLAN
 

Sosyal Medyada Gösteriş Çağı

Eskiden insanlar yaşadıkları güzel anları hatırlamak için fotoğraf çekerdi. Şimdi bazen tam tersini yapıyoruz: Fotoğraf çekebilmek için güzel anlar yaşamaya çalışıyoruz. Bir kafeye gidiyoruz. Kahve daha tadına bakılmadan masanın üzerinde doğru yere konuluyor. Telefon çıkıyor, açı ayarlanıyor, birkaç fotoğraf çekiliyor. Tatile gidiyoruz; denize girmeden önce paylaşacağımız kareyi düşünüyoruz. Yeni bir kıyafet, yeni bir telefon, güzel bir yemek, pahalı bir mekân… Yaşadığımız şeyden çok, başkalarının onu nasıl göreceği önem kazanıyor. Sosyal medya hayatımıza girdiğinde amacı insanları birbirine yaklaştırmaktı. Bugün ise birçok insan için farkında olmadan bir vitrine dönüştü. Herkes mutlu. Herkes geziyor. Herkes başarılı. Herkesin ilişkisi kusursuz. Herkesin hayatı rengârenk… Peki gerçekten öyle mi? Elbette değil. Çünkü kimse kavgasını, yalnızlığını, ay sonunu nasıl getireceğini düşündüğü geceleri ya da sabah aynaya baktığında kendisini yetersiz hissettiği anları paylaşmak istemiyor. İnsanlar doğal olarak hayatlarının güzel taraflarını gösteriyor. Sorun da tam burada başlıyor: Biz başkasının hayatının en güzel birkaç saniyesini, kendi hayatımızın tamamıyla kıyaslıyoruz. Sonra içimizden şu cümle geçiyor: “Ben neden böyle yaşamıyorum?” Beğenilmek ne zaman bu kadar önemli oldu? Bir fotoğraf paylaşıyoruz ve birkaç dakika sonra telefonu tekrar elimize alıyoruz. Kaç kişi beğendi? Kim gördü? Kim yorum yaptı? Bazen bir kişinin paylaşımımıza bakmaması bile moralimizi bozabiliyor. Farkında olmadan kendi değerimizi rakamlara teslim ediyoruz. Daha fazla takipçi, daha fazla beğeni, daha fazla görüntülenme… Oysa insanın değeri ekranın altında yazan bir sayı değildir. Binlerce kişinin fotoğrafınızı beğenmesi, zor bir gününüzde yanınızda oturacak tek bir insanın yerini tutmuyor. Gösterişin de bir bedeli var Sosyal medyada artık yalnızca sahip olduklarımızı göstermiyoruz; bazen sahip olmadığımız bir hayatın görüntüsünü oluşturmaya çalışıyoruz. Maddi imkânını zorlayarak alınan telefonlar, sadece fotoğraf paylaşmak için gidilen pahalı mekânlar, olduğundan daha mutlu gösterilen ilişkiler… Çünkü çağımız bize sürekli aynı şeyi fısıldıyor: “Göstermezsen, yaşamış sayılmazsın.” Bence tam tersine. Hayatımızdaki en değerli anların birçoğunun fotoğrafı bile yoktur. Annenizle mutfakta yaptığınız sıradan bir sohbetin… Babanızla içtiğiniz bir çayın… Bir arkadaşınızla saatlerce gülmenizin… Sevdiğiniz insanla sessizce yan yana oturmanızın… Bunların belki yüzlerce beğenisi olmaz. Ama yıllar sonra insanın özlediği şeyler genellikle tam da bunlardır. Biraz da kendimiz için yaşayalım Sosyal medya kötü bir şey değil. Doğru kullanıldığında haberleşmenin, öğrenmenin, üretmenin ve insanlara ulaşmanın çok güçlü bir yolu. Ama sosyal medya hayatımızı paylaşabileceğimiz bir yerken, hayatımızın kendisi olmaya başladığında bir sorun var demektir. Her güzel anı göstermek zorunda değiliz. Her mutluluğumuzu kanıtlamak zorunda değiliz. Her gittiğimiz yeri bildirmek, yediğimiz her yemeği paylaşmak, aldığımız her şeyi sergilemek zorunda hiç değiliz. Bazen telefonu masaya bırakıp kahveyi soğumadan içmek lazım. Bazen manzarayı kameradan değil, gözümüzle seyretmek… Bazen de kimsenin bilmediği bir mutluluğun yalnızca bize ait kalmasına izin vermek. Çünkü hayat, başkalarının ekranında nasıl göründüğümüzden çok daha büyük. Ve belki de bu gösteriş çağında yapabileceğimiz en büyük özgürlük şudur: Kimseye göstermek zorunda olmadığımız bir hayatı gerçekten yaşayabilmek.
Ekleme Tarihi: 14 Eylül 2026 -Pazartesi
ALEYNA ASLAN

Sosyal Medyada Gösteriş Çağı

Eskiden insanlar yaşadıkları güzel anları hatırlamak için fotoğraf çekerdi. Şimdi bazen tam tersini yapıyoruz: Fotoğraf çekebilmek için güzel anlar yaşamaya çalışıyoruz.
Bir kafeye gidiyoruz. Kahve daha tadına bakılmadan masanın üzerinde doğru yere konuluyor. Telefon çıkıyor, açı ayarlanıyor, birkaç fotoğraf çekiliyor. Tatile gidiyoruz; denize girmeden önce paylaşacağımız kareyi düşünüyoruz. Yeni bir kıyafet, yeni bir telefon, güzel bir yemek, pahalı bir mekân… Yaşadığımız şeyden çok, başkalarının onu nasıl göreceği önem kazanıyor.
Sosyal medya hayatımıza girdiğinde amacı insanları birbirine yaklaştırmaktı. Bugün ise birçok insan için farkında olmadan bir vitrine dönüştü.
Herkes mutlu.
Herkes geziyor.
Herkes başarılı.
Herkesin ilişkisi kusursuz.
Herkesin hayatı rengârenk…
Peki gerçekten öyle mi?
Elbette değil.
Çünkü kimse kavgasını, yalnızlığını, ay sonunu nasıl getireceğini düşündüğü geceleri ya da sabah aynaya baktığında kendisini yetersiz hissettiği anları paylaşmak istemiyor. İnsanlar doğal olarak hayatlarının güzel taraflarını gösteriyor. Sorun da tam burada başlıyor: Biz başkasının hayatının en güzel birkaç saniyesini, kendi hayatımızın tamamıyla kıyaslıyoruz.
Sonra içimizden şu cümle geçiyor:
“Ben neden böyle yaşamıyorum?”
Beğenilmek ne zaman bu kadar önemli oldu?
Bir fotoğraf paylaşıyoruz ve birkaç dakika sonra telefonu tekrar elimize alıyoruz. Kaç kişi beğendi? Kim gördü? Kim yorum yaptı?
Bazen bir kişinin paylaşımımıza bakmaması bile moralimizi bozabiliyor.
Farkında olmadan kendi değerimizi rakamlara teslim ediyoruz. Daha fazla takipçi, daha fazla beğeni, daha fazla görüntülenme…
Oysa insanın değeri ekranın altında yazan bir sayı değildir.
Binlerce kişinin fotoğrafınızı beğenmesi, zor bir gününüzde yanınızda oturacak tek bir insanın yerini tutmuyor.
Gösterişin de bir bedeli var
Sosyal medyada artık yalnızca sahip olduklarımızı göstermiyoruz; bazen sahip olmadığımız bir hayatın görüntüsünü oluşturmaya çalışıyoruz.
Maddi imkânını zorlayarak alınan telefonlar, sadece fotoğraf paylaşmak için gidilen pahalı mekânlar, olduğundan daha mutlu gösterilen ilişkiler…
Çünkü çağımız bize sürekli aynı şeyi fısıldıyor:
“Göstermezsen, yaşamış sayılmazsın.”
Bence tam tersine.
Hayatımızdaki en değerli anların birçoğunun fotoğrafı bile yoktur.
Annenizle mutfakta yaptığınız sıradan bir sohbetin…
Babanızla içtiğiniz bir çayın…
Bir arkadaşınızla saatlerce gülmenizin…
Sevdiğiniz insanla sessizce yan yana oturmanızın…
Bunların belki yüzlerce beğenisi olmaz. Ama yıllar sonra insanın özlediği şeyler genellikle tam da bunlardır.
Biraz da kendimiz için yaşayalım
Sosyal medya kötü bir şey değil. Doğru kullanıldığında haberleşmenin, öğrenmenin, üretmenin ve insanlara ulaşmanın çok güçlü bir yolu.
Ama sosyal medya hayatımızı paylaşabileceğimiz bir yerken, hayatımızın kendisi olmaya başladığında bir sorun var demektir.
Her güzel anı göstermek zorunda değiliz.
Her mutluluğumuzu kanıtlamak zorunda değiliz.
Her gittiğimiz yeri bildirmek, yediğimiz her yemeği paylaşmak, aldığımız her şeyi sergilemek zorunda hiç değiliz.
Bazen telefonu masaya bırakıp kahveyi soğumadan içmek lazım.
Bazen manzarayı kameradan değil, gözümüzle seyretmek…
Bazen de kimsenin bilmediği bir mutluluğun yalnızca bize ait kalmasına izin vermek.
Çünkü hayat, başkalarının ekranında nasıl göründüğümüzden çok daha büyük.
Ve belki de bu gösteriş çağında yapabileceğimiz en büyük özgürlük şudur:
Kimseye göstermek zorunda olmadığımız bir hayatı gerçekten yaşayabilmek.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve lidergundem.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.